Dalyan

DALYAN01

Dalyan, aslında bizlerin pek önemsemediği, ancak dünyanın her köşesinden bazı insanların güzelliğini keşfettiği ve tutkunu olduğu ilginç bir yer. Belki de bizim beklentimiz deniz, kum, güneş üçlüsü olduğundan, belki de herşey dahil 5 yıldızlı tesisler olmadığından, belki de akşamları bol gürültülü kalabalık yerler olmadığından, belki de sakin sakin dinlenip kitabımızın sayfaları arasında kaybolmak pek ilgimizi çekmediğinden, hep görmezden geldiğimiz, gizli bir yer.

Bu yaz sonunda, bir rastlantı sonucu öğrendiğimiz Aktaş Pansiyon’da kaldık. Hemen kanalın kıyısında, Kaya Mezarlarıyla karşı karşıya, 5 odalı şirin bir yer. Önünüzden geçen tekneleri izleyerek nefis bir kahvaltı yapabileceğiniz, akşam da fonda aydınlatılmış Kral Mezarlarını seyrederek balığınızı yiyebileceğiniz; sağındaki, solundaki, yakınındaki çok sayıdaki benzerleri gibi küçük ama sevimli bir yer.

DALYAN10         dalyan21Kalınca da öyle bir yerde kalmak gerek. Kanalın kıyısında, hatta odası kanala (ve kaya mezarlarına) bakan bir yerde.

Bir zamanlar Caretta Caretta cinsi dev deniz kaplumbağalarının yumurtladığı sahil olarak ünlenen İztuzu Plajına gitmek isterseniz, kaldığınız yerdeki birilerine söylemeniz yeterli. Dolmuş – motor kooperatifine telefon ederler ve tekneniz gelip sizi otelinizin iskelesinden alır.

DALYAN02

DALYAN03

20 -25 dakikada da sazların bir labirente çevirdiği kanaldan kıvrıla kıvrıla keyifli bir yolculukla İztuzu Plajına ulaşırsınız.

DALYAN11

Gölde kaplumbağaları izlemek, benzeri az bulunan plajda güneşlenmek ya da benzeri az bulunan denizde serinlemek size kalmış. Eminim, tekrar tekrar gelmek isteyeceksiniz bizim yıllardır yaptığımız gibi.

Dalyan küçük ama şirin bir kasaba. Akşamları kalabalığa karışıp dolaşabileceğiniz gibi, kafanıza göre bir yerlerde oturup keyfini de çıkartabilirsiniz. Ama mavi yengeç ve nar suyu gibi mutlaka tadılması gereken lezzetleri de unutmadan.

DALYAN08    DALYAN07

Son gidişimizde, Dalyan’dan karayolu ile İztuzu Plajına giden yolda Dalyan’a 2,5-3 km. uzaklıkta “Nardanesi” isimli bir yer keşfettik. Nar suyu ve narlı dondurması inanılmaz bir deneyim. Bahçe içerisinde, arkasındaki uçsuz bucaksız nar bahçelerinin bitişiğinde, keyifli, samimi, şirin bir yer.

DALYAN06

Gözleme, köfte gibi şeyleri de uygun fiyatla yemek mümkün ama kendi yaptıkları çeşit çeşit doğal reçellerden tadıp almayacaksanız, en azından büyük bir bardak buzlu nar suyu içmeyecekseniz neden gideceksiniz ki!

Hepsi bu kadar mı?

1- Mavi yengeç :

dalyan24

Piştiğinde de mavi kalmasını beklemeyin. Ama bunu da en azından bir kere denemek gerek bence.

2- Köyceğiz : Linkte ayrıntısı var, pazartesi günü kurulan Köyceğiz pazarını unutmayın.

3- Sarıgerme : Bu da ayrıntılı olarak başka yazıda var. Kum zambaklarını yok olmadan görmeli.

4- Yuvarlakçay : Bir kaç saatliğine alabalık yedikten sonra geri dönmek için plan yapılır, ancak tüm gün sıkılmadan kalınır.

DALYAN16DALYAN15Alabalık sonrası demlikle çay içilir. Suya doğru sallanan salıncakta sallanılır. Cesaretiniz varsa buz gibi suya girilerek zaten serin olan havada iyice serinlenir. Dönerken, yolun kötü olmasına karşın “İyi ki gelmişiz!” denir. Nasıl mı gideriz? Harita aşağıda. Zeytinalanı’ndan da gidiliyor ama yolu çok kötü. Beyobası’ndan girilirse daha rahat ulaşılır.

yuvarlakçay

DALYAN09

Reklamlar
Gezi Yazıları içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Amsterdam

ams31

Belki de hakkında en çok konuşulan ve yazı yazılan kentlerden birisi Amsterdam. Hatta en çok kişi tarafından görüleni de. Bütün bu bilinenlerin yanında ben yine kendi gözümden Amsterdam’ı anlatmaya çalıştım. Herkesin gözünden kaçan fotoğrafları paylaşmaya çalıştım.

ams30

Eylül’ün son haftası gitmeden önce hava durumuna baktığımda alışılanın aksine havanın açık ve sıcaklığın 24 derece olacağını gördüm ve risk alarak çantamdan montumu çıkardım. A ve B planı yapmıştım kendime göre. Hava yağışlı ve soğuk olursa müzeleri gezecek, kapalı ortamların tadını çıkaracak, açık olursa da daha çok açık alanlarda dolaşacaktım. B planını uyguladım. Müzelerin sadece bahçelerini ve çevrelerini gezmekle yetindim bu seferlik.

ams06  ams11

ams29

İlk  önce bir saatlik turla Amsterdam kanallarını dolaşan gezi tekneleriyle kanalları ve Amsterdam’ın eski evlerini gördüm.

ams05

Köprülerin altından geçtim, tekne evlerde yaşayanları hayranlıkla izledim.

 

 

ams08

Amsterdam’ın en dar evini son anda fark edebildim.

 

ams09

Çok katlı bisiklet parkını gördüğümde şaşkınlığımı gizleyemedim.

ams07

Evlerin çatılardaki kancaların, dar olan merdivenler yerine eşyaların üst katlara taşınmasına yaradığını öğrendiğimde, “ben bunu niye düşünemedim” diye şaştım kendime.

ams36Şehrin meydanlarında, kanal kıyılarında, parklarında, romantik köprülerinde geçirdim zamanımın çoğunu. Amsterdam’ın kimi zaman renkli, kimi zaman da kendi halinde ve sakin, ama her zaman ilgi çekici sokaklarında dolaştım avare avare. Dinlenmek için köşe başlarındaki küçük ve sevimli kafelere oturup, bir taraftan kahvemi yudumlarken, diğer taraftan da sokaktan gelip geçenleri izledim sanki yıllardır orada yaşıyormuşçasına.

ams02

ams01

Peynirci dükkanlarında çeşit çeşit Hollanda peynirlerinin tadına baktım doymak bilmeden. Acıktığımda, sokak aralarındaki küçük Arjantin restoranlarına ya da İtalyan pizzacılarına uğradım.

ams50 ams51

Tramvaylara bindim indim defalarca. Her seferinde hemen en arka kısmına geçtim biliyormuşçasına.

ams48

Centraal Station’dan Dam meydanına kadar bir elimde büyük boy patates kızartması külahıyla Damrak caddesi boyunca yürüdüm kendinden emin adımlarla.

ams12

Madame Tussaud müzesinin önünde kalabalığa karıştım, sokak göstericilerini izledim.

ams26

Oradan Begijnhof’a yürüyerek içinden geçtim sanki daha önceden biliyormuş gibi.

ams41  ams42

Amsterdam’ın en eski evi sayılan 34 numaralı siyaha boyalı eve de göz ucuyla bakmayı ihmal etmeden.

ams46

Daha önce defalarca gelmiş gibi Singel’e uğrayıp çiçek pazarında dolandım hızlı adımlarla. Hatta Albert Heijn marketlerine bile girdim arada sırada. Ardından Reguliersbreestraat üzerindeki mağazalara da göz atarak Rembrandt meydanına ulaştım.

ams14

Ressam Rembrandt’ın “Night Watch” isimli tablosundan esinlenerek yapılmış heykellere dokundum, mariuhanna kokan coffee shopların önlerinde oyalandım bir süre. Hemen yanındaki Thorbeckeplein’ı da ihmal etmedim.

ams52Leidseplein’deki neşeli insanların doldurduğu kafelerde oturdum.

ams17

Hava kararınca da Amsterdam’a uğramış herkes gibi “Red Light District”in kendine çeken kırmızı ışıklarını takip ettim.

ams19

Museumplein’a geçerek klasik haline gelen I Amsterdam yazısının önünde fotoğraf çektim.

ams20

Bu meydanda bulunan Van Gogh müzesinin, Amsterdam’ın en büyük ve önemli müzesi olan Rijks Müzesinin, Stedelijk müzesinin etrafında dolaştım. Müze girişlerindeki uzun kuyruklara takıldı gözlerim. Red Light bölgesi yakınlarında bolca duyduğum Türkçe sözcükleri burada da duyabilmek için boşu boşuna kulaklarımı kabarttım!

ams22

Şehrin her yerini kaplayan bisiklet yollarında çok sert ve hızlı bisiklet kullanan Amsterdam’lılara özensem bile, yine de çoğunlukla daha rahat ve görselliği fazla olan Westerpark ve Vondelpark’ta sakin gezintiler yaptım kontrapedallı (pedaldan frenli) eski bisikletimle.

ams35

Westermarkt yakınında bulunan, yıllar önce hatıra defterini okuduğum ve çok etkilendiğim Anne Frank Müzesine gittim.

ams49

Prinsengracht ile Reestraat köşesindeki küçük kahve evinde kahvemi yudumladım. Bir taraftan etrafı izleyip, diğer taraftan da bir sonraki gezilerimle ilgili derin hayallere daldım.

ams23

Amsterdam ile ilgili detaylı bilgi, ipuçları, öneriler:

1- Nerede kalınır?

Amsterdam’a gelenler genellikle şehir merkezindeki daha eski, oldukça küçük ve konforsuz, üstelik çok pahalı olan otelleri tercih ediyorlar şehrin kalbine daha yakın olabilmek için. Ben, Güneybatıda, Vondelpark’ın biraz daha uzağında, merkeze yaklaşık 6 km. uzaklıktaki Delflandlaan semtinde bulunan 4 yıldızlı Best Western Premier Couture otelinde kaldım. Çok doğru bir tercihti. Otel, bir binanın yenilenmesiyle 2014 Ağustos’ta açılmış. Herşey çok yeni ve çok kaliteliydi. Odası da oldukça büyüktü. Otelin hemen önündeki tramvay durağından geçen 2 numaralı tramvay ile 20 dakikada merkeze ulaşılabiliyordu. Kahvaltısı da oldukça tatmin ediciydi. İnternetten alırsanız ya da sabah haber vermeden kahvaltıya inerseniz 15 euro. (Ancak akşam resepsiyondan rezervasyon yaptırırsanız 12.50 euro).

2 numaralı tramvay Centraal station’un önünden kalkıyor ve neredeyse Amsterdam’ın bütün görülecek mekanlarından geçerek otele ulaşıyor. Dam meydanı, Amsterdam Tarih Müzesi, Begijnhof, Sindel’deki çiçek pazarı, Leidseplein, Museum plein (Rijks Museum, Van Gogh Museum, Stedelijk Museum ve I Amsterdam yazısının bulunduğu büyük havuzlu meydan), Vondelpark gibi yerler hep bu tramvay güzergahında. Belki de dünyadaki en verimli ve en güzel manzaralı tramvay hattı budur.

ams53     ams54

Bu otel Schiphol Havalimanına da oldukça yakın. Schiphol’den Amsterdam Centraal’e giden banliyo treniyle bir durak (Lelylaan istasyonu) sonra inip moda fuarı merkezinin içinden 800 metre yürümek gerekiyor (Biletler, istasyonların girişindeki bilet makinelerinden alınabiliyor. 3.80 euro). Ya da Schiphol’den 69 numaralı otobüse binip Antwerpenbaan durağında  2 numaralı tramvaya aktarma yaparak otelin önündeki Delflandlaan durağında inmek mümkün.

Cuma ve Cumartesi geceleri için Amsterdam’daki otellerin fiyatlarının neredeyse ikiye katlandığını da akılda tutmakta fayda var.

2- Şehiriçi Ulaşım:

Schiphol Havalimanındaki Tourist Information ofisinden 72 saatlik otobüs, metro ve tramvaylarda geçerli ulaşım kartı aldım 16.50 euro’ya. Bu kartın 24 ve 48 saatlik olanları da var, sürücüler tarafından ya da metro istasyonlarından temin etmek mümkün. Kart, araçların girişindeki makineye kartı okutunca devreye giriyor. O andan itibaren süresi boyunca geçerli. Tramvay ve otobüslerde hem girerken, hem de çıkarken kartı makinelere okutmak gerekiyor. Check in yaparken bir bip ötüyor ve yeşil ışık yanıyor, check out’da iki bip ötüyor ve yeşil ışık yanıyor. Tramvaylarda kolaylık olsun diye en öndeki ve arkadan ikinci kapı biniş için ayrılmış ama şart değil. İki numaralı tramvay, güzergahının verimliliği açısından en çok kullandığımdı. Ama 10, 5 numara gibi başka tramvayları da sıklıkla kullandım 3 gün boyunca. Durağa gelmeden önce durak isimlerini anons ediyorlar. Ayrıca önemli aktarma noktalarında da haber veriyorlar. Duraklarda hangi tramvay ya da otobüsün kaç dakika sonra geleceğini bildiren monitörler de var.

3- Ne yemeli içmeli?

Amsterdam’ın kendine özgü bir mutfağı olmadığı düşüncesindeyim. He yerde her şey denenebilir. Et ağırlıklı Arjantin restoranları çok sık. İtalyan restoranları da öyle. Ancak Centraal Station’un karşısından girilen ve Dam meydanına çıkan Damrak caddesinin başlangıcındaki külahta patates kızartması satan yerlerden patates kızartması en az bir kere denenmeli. En yakındaki “Manneken Piss” isimli patatesçi çok popüler, önünde sürekli uzun kuyruk oluyor ama diğerleri de tat açısından çok farklı değil.

Eetcafe deilen küçük kafeler de oldukça çekici. Amsterdam’lıların tercihi geleneksel Amsterdam Pubları da (Bruin cafe / brown cafe) hem bir şeyler atıştırmak, hem de bir şeyler içmek için gidilebilecek yerler arasında…

4- Hollanda Peyniri:

ams34   ams32

Amsterdam’ın merkezinde çok fazla peynir dükkanı var. İçinde de çeşit çeşit peynirler. Klasik çiftlik peynirlerinden, Edam’a, baharatlı onlarca çeşit Gouda peynirlerine kadar her yaşta ve her lezzette peynir bulmak ve hepsini de tatmak mümkün. Bir önceki maddedeki “ne yemeli” sorusunun yanıtı, “bu peynircilerde peynir tadımı” bile olabilirdi! Çoğu vakumlu satılıyor. Genç olanları kağıda sarıyorlar. Peynir tadım tabaklarının yanında hardal kavanozları da var ve ince dilimlenmiş peynirin üzerine bir parça hardal sürerek deneniyor genellikle. İlk defa bu şekilde denedim ama, peynir ve hardal ikilisi muhteşem bir birliktelik bence. İnce dilimlemekte kullandıkları rendeye benzeer alet de klasikleşmiş. Böylece peynirin daha iyi oksijenlenmesi ve tadını bulması sağlanıyormuş. Old Amsterdam, Henri Willig, De Kaaskamer gibi zincir peynirciler var. Turistik bölgelerdeki bu peynircilerin fiyatları da birbirine yakın. Albert Heijn market zincirlerindeki peynir reyonları da oldukça zengin.

ams55

Benim tercihimse, nerede ve hangi konuda olursa olsun, mahallede yaşayanlara satış yapan mütevazı mahalle dükkanları. Yani bizdeki yufkacı, yumurtacı, kasap ya da ekmek fırınları gibi. 2 numaralı tramvay ile otele dönerken Museumplein ile Delflandlaan arasındaki Hoofddorpplein’de buldum aradığımı. Daha önce gözüme takılmıştı zaten. Hoofddorp meydanında tramvaydan inerek meydandaki peynir dükkanına girdim ve tezgahtaki peynirci teyze ile hem sohbet ettim, hem de diğer zincir mağazalarda bulunmayan peynirlerinin tadına baktım. Hayran kaldığım akıcı ingilizcesiyle de oldukça bilgilendim.

Bu arada Gouda ve Edam, Hollanda’da iki şehir. Yani Ezine ya da Kars gibi…

5- Kanal Turu:

İlk başlarda yapılması gerekenlerden. Böylece gezilecek yerler ve konumları hakkında da bir ön bilgi edinilmiş oluyor.Genellikle Amsterdam Centraal denen ana tren istasyonu civarındaki iskelelerden başlıyor, birkaç farklı firma var. Tur yaklaşık 1 saat sürüyor. Kanallar boyunca gezdirirken aynı zamanda İngilizce olarak görülecek yerlerin yanından geçerken anlatıyorlar. Rahat fotoğraf çekebilmek için camı açılabilen bir yer seçmek daha uygun olur. En ünlüleri New Holland ve Blue Boat Company. Ama diğerleri de yaklaşık aynı kalitede. Bilet için çok sıra bekleyip üstelik pencere kenarında oturmama olasılığı yerine, pencere kenarında oturabileceğiniz bir botu seçmek daha anlamlı bence.

6- Dam Meydanı:

ams28    ams27

Amsterdam’ın merkezi. Tren garından Damrak caddesini takip ederek yürürseniz yaklaşık 700 metre. Kraliyet Sarayı, Madame Tussaud Müzesi, Amsterdam Ulusal Anıtı bu meydanda. Günün her saati kalabalık. Gösteri yapanlar, müzik yapanlar, heykel gibi duranlar çoğunlukla bu meydanda. Meydanın hemen yanında Nieuwe Kerk ve alışveriş merkezine çevirilen Magna Plaza da var.

7- Begijnhof:

ams25

Şehrin merkezinde, 15. yüzyıldan kalma , içinde bir İngiliz kilisesi ile büyük bir bahçeye bakan eski evlerin olduğu ve halen bekar kadınların yaşadığı bir bölge. Amsterdam’ın en eski evi olduğu söylenen siyah tahta ev de bu avluda bulunuyor. Spui denen yerde. Girişleri çok küçük, gözden kaçabiliyor. Kalabalığı takip etmek en iyi çözüm.

8- Çiçek Pazarı :

ams45

Singel denen bölgede bulunuyor. Aslında büyük salları kıyıya sabitlemişler, üstlerini kapatmışlar, yan yana hediyelik eşya dükkanları oluşturmuşlar. Çeşitli çiçekler, lale ve diğer çiçek soğanları, tahta pabuçlar, magnetler, ufak tefek çeşitli hediyelik eşyalar satılıyor bu dükkanlarda bütün gün boyunca.

9- Leidseplein:

ams52

Restoran, kafe ve barların bulunduğu çok hareketli bir meydan. hatta gün boyunca burada zaman geçirilebilir bile. Eğlenceli bir yer. 1, 2, 5 ve 6, 7, 10 numaralı tramvaylar bu meydanda kesişiyor.

10- Red Light District:

ams16

Paris’e gidip de Eyfel kulesini görmemek, İstanbula’a gidip boğazı görmemek ya da Moskova’ya gidip de Kızıl Meydanı görmeden geri dönmek gibi birşey. Zaten hakkında herkes az çok birşeyler biliyordur. Kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk-çocuk, herkesin mutlaka geldiği, sanki bir tatil kasabasında akşam yemekten sonra sahilde yürüyüşe çıkmış gibi dolaştığı, AVM’de mağaza mağaza dolaşıp vitrinde çanta, elbise bakıyormuş gibi iç çamaşırlı her çeşit kadınlara baktığı enteresan bir bölge!

11- Heineken Experience:

ams24

1867 yılında Heineken biralarının üretimine başlanan bu fabrika, 4 katlı bir müze işlevi görüyor. Şart değil, ama oldukça ilginç bir deneyim. Giriş ücreti 18 euro. Ama bazı broşülerde, haritalarda 2-3 euroluk indirim kuponları ile indirimli girmek mümkün.

ams43    ams39

Önce kuruluş öyküsünün anlatıldığı bir alana giriliyor. Sonra fotoğraf için dekorların bulunduğu bir alan var. Daha sonra dört temel malzemenin bulunduğu bir alanda yapım aşamaları anlatılıyor. Üst kata çıkınca büyük kazanların olduğu mayalanma ünitesine geçiliyor. Çıkışında da at kokularıyla birlikte uzun bacaklı siyah atların bulunduğu bir ahırın yanına geliniyor. ilk yıllarda ürünün diğer şehirlere taşınmasında çok önemi oldukları için bunlara ayrı bir değer verdiklerini anlatıyorlar. Asıl eğlenceli bölüm, “Bira olmaya hazır mısınız?” sloganıyla içinde 20 kişilik hareketli platformun bulunduğu çok boyutlu sinema salonuna girilen bölüm. Videoda sevimli bir adam arpanın bira olana kadarki serüvenini anlatıyor ama bu arada hareket ediyor, kazandan sıçrayan suyla ıslanıyor, fırınlanma aşamasında ısınıyor, boş şişeler bantta doluma giderken sallana sallana dans ediyorsunuz.

Kalanı da oldukça eğlenceli ama hepsini anlatırsam tadı kaçacak.!

12- Bisiklet:

ams37

Amsterdam tam anlamıyla bir bisiklet şehri. Bütün öncelik bisikletlilerde. Oldukça hızlı ve agressif bisiklet kullanıyorlar, yollarına girmemeye çalışın. İnsan yaya olduğunda bisikletliler kızıyor ama kendisi bisikletli olduğunda da bu sefer içgüdüsel olarak yollarına çıkan yayalara kızar hale geliyor. Bisiklet, gezinmekten çok ciddi bir ulaşım aracı. Amsterdam’ın nüfusu 750 bin civarındaymış ama söylenene göre de senede 2 milyon bisiklet çalınıyormuş. Bisikletlerin çoğu gösterişsiz ve eski, klasik kontra pedallı ve vitessiz. Zaten bu düz ülkede başka bir şeye de gerek yok. Bisiklet kiraları günlük 10-15 euro arasında değişiyor. Günlük 3 euroya da hırsızlık sigortası yaptırıyorsunuz isterseniz. Size iki tane çok kalın zincirli bisiklet kilidi veriyorlar. İkisini farklı kombinasyonda kullanmanızı öneriyorlar. Bisiklet bunlara rağmen çalınırsa da sigorta şirketleri kilitlediğiniz zincirin anahtarlarını istiyorlarmış.

13- Coffeshop:

ams15

Hollanda’da uyuşturucu serbest. Coffeshop denen yerlerde marihuana hem satılıyor, hem de içiliyor serbestçe.  Sokaklarda dolaşırken burnuma gelen nargile ya da puro kokusu gibi olan kokunun nedenini ilk başlarda anlamamıştım. Özellikle bu coffeeshopların önünden geçerken ortaya yayılan ot kokusu bile başımı döndürmeye yetmişti.

ams56

“Magic mushrooms” ve “space cake”lerden hiç bahsetmeyeceğim…

14- Unutulanlar:

Yazdıkça yazılıyor, anlattıkça uzuyor. Bu arada bazı şeyler de unutuluyor. Bu kadar olsun bu seferlik de.

ams40

 

Gezi Yazıları içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 18 Yorum

Doğu Karadeniz’i Anlamak

DOĞU KARADENİZ’İ ANLAMAK

kd01

Doğu Karadeniz asla deniz kıyısında aranmaz, anlaşılmaz!

kd12

Aslında Doğu Karadeniz dağlarda, yaylalarda gizlidir.

kd07

Yamaçlardan göz kırpan rengarenk çiçeklerde, kayalardan dökülen berrak sularda, aniden bastıran yağmurlarda, yaprakların üzerindeki damlalarda gizlidir.

kd03

Bulutların içinde kaybolan köylerde,

kd02

köşeyi döndüğünüzde karşınıza neyin çıkacağını bilemediğiniz yollarda gizlidir Doğu Karadeniz…

kd10

 

kd20

Yeşilin bin tonunda, kemençelerden yayılan ezgilerde, edilen horonlarda, taze demlenmiş çayın kokusunda…

kd17

 

kd13

Hep yukarılara, daha yukarılara çıktıkça, evden uzaklaşmanın yarattığı o tarifi zor, biraz da ürpertici his doldurur içimi her seferinde.

kd05

Daha ileri gitmekle geri dönmek arasında kalırım daima. Dönmek istemez, ama ileri gittikçe dönmenin artık daha da zorlaşacağını hissederim.

kd11

Dağların tutkunu mu yoksa esiri mi olduğunu kestiremediğim duygularla baş başa kalırım.

kd08

Ikarus’un uçuşunda olduğu gibi kendimi bilinmeze doğru gitmekten alıkoyamaz, Doğu Karadeniz’in gittikçe koyulaşan yeşilinin peşinden hep yukarıya, daha derinlere doğru giderken bulurum kendimi…

kd18 kd22

Çiseleyen yağmurun altında, uzaktan gelen kemençe sesinin ve içtiğim çayın damağımda kalan buruk tadının eşliğinde benzersiz manzaranın keyfini çıkarmaya dalar, Doğu Karadeniz’i anlamayı bilinmeyen bir zamana ertelerim her seferinde…

kd19 kd15

kd14

anlamak

Gezi Yazıları içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 4 Yorum

Pamukkale

pamukkale15

Pamukkale, zaman zaman Ankara’dan tatil için Egeye gittiğimiz zamanlarda dinlenme, özlem giderme aracı oldu hep yıllardır. Marmaris’e, Bodrum’a, Kuşadası’na, hatta İzmir’e giderken bile yolumuzu değiştirip bir geceliğine de olsa mola verdik Pamukkale’de.


pamukkale03

pamukkale01

1986 senesinde Murat ve Metin’le beraber Datça’ya giderken yola geç çıkmış, akşam güneş batmak üzereyken Pamukkale’ye ulaşmıştık. O zamanlar otomobiller travertenlerin dibine kadar gidebiliyordu ve Murat 124’ümüzü hemen travertenlerin bitişiğinde bulunan kampingin otoparkına çekmiş, ilk gecemizi İtalyan gezginlerin karavanları arasında açık havada geçirmiştik. Ertesi gün ve da ederek Datça’ya doğru yola koyulmuştuk.

pamukkale05     pamukkale04

1991’de okuldan mezun olduğumuzda mecburi hizmete gitmeden önce Cüneyt’le son bir kez güney ege ve Akdeniz sahillerini dolaşmaya karar vermiş, ilk noktamız yine Pamukkale’nin travertenleri olmuştu. Ertesi gün Pamukkale bizi Marmaris’e uğurlamıştı. Bir keresinde de annem , babam ve kardeşimle İzmir’e giderken yolumuzu değiştirerek Pamukkale’ye uğramış, özlem giderip biraz soluklandıktan sonra İzmir’e devam etmiştik.

pamukkale13           pamukkale14

Eşim ve kızımla Bodrum’a giderken ise yine Pamukkale’ye uğrayacak ve bir gece konuğu olacaktık.

pamukkale07b      pamukkale07 - Kopya

Eskiden travertenlerin dibine kadar gidilip kontrolsüzce travertenlerde gezilebiliyordu. Oteller vardı ve suların bir kısmı otellere gittiğinde Pamukkale daha bir hüzünlü oluyordu. Daha sonra oteller ve havuzlar kapatıldı, içeriye araç girmesi önlendi, neredeyse 1 kilometre uzağa park edilip yürüyerek yanına yaklaşılır oldu. Tahta platformlar yapıldı ve sadece bazı bölgelere ve o da çıplak ayakla girilmesine izin verilmeye başlandı.

pamukkale18

Karahayıt, Hierapolis harabeleri, onun eşsiz amfi tiyatrosu, agorası ve gymnasiumu, her ne kadar beyaz travertenlerin gölgesinde kalsa da, bilenler ve meraklıları yine buraları ziyaret etmeyi de unutmuyorlar.

pamukkale17

Daha öncesinde gitmediyseniz, birkaç saatliğine de olsa bir an önce gidin. Hierapolis harabelerini bir sonraki sefere bıraksanız bile, ayaklarınızı daldırın travertenlerin ılık sularına ve o eşsiz yumuşak, gıdıklayıcı duyguyu hissedin ayak tabanlarınızda… Konuşuruz sonra…

pamukkale16

Gezi Yazıları içinde yayınlandı | 4 Yorum

Aşk …(Yakında)

Onunla ilk karşılaştığımda, gökyüzünde vazgeçilemez bir gün batımı kızıllığı vardı ve bu kızıllık onun karşı koyulamaz çekiciliğini daha da arttırıyordu. Aslında içime doğmuştu onunla ilk göz göze geldiğimizde aşık olacağım ve sonrasında hayatıma girenlerin asla onun yerini alamayacağı…

O ilk gece yıldızların altında beraber hayaller kurmuş, İtalyan gezginlerin derinden gelen akordeon melodileri arasında uykuya daldığımda, rüyamda onun beyaz ve yumuşacık tenini okşamıştım ellerimle.

İlk tanıştığımızda yanımda bulunan iki arkadaşım da şahit olmuşlardı bu güzelliğe. Daha sonra da diğer arkadaşlarım. Birkaç sene sonra ailemle buluşturduğumda ise onlar da çok sevmişlerdi. Hatta hatta evlendikten sonra sevgili eşim ve kızımla da tanıştırmak için sabırsızlanmıştım.

Yıllar sonra onunla yeniden karşılaştığımızda güzelliğinin azalır gibi olduğunu ve beyaz teninin artık kirlendiğini görmüş olmam beni biraz hüzünlendirse de, aşkımızın sonsuz olduğu gerçeğini değiştirememişti.

Bu aşkı tanımak için 💗

Gezi Yazıları içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Yalta (Kırım)

Kırım (Yalta)

Resim

Gündemde olunca, Kırım’ı ve özellikle Yalta’yı da anlatmak gerekir diye düşündüm.

Geçen yaz sıcak bir Ağustos akşamüstü Doğu Ukrayna Havayolları ile (Donbass air) Simferopol’e (Akmescit) uçtum. Amacım, daha çok Marmaris’e benzettiğim, Rusların tatil için akın akın koştuğu, Karadeniz’in karşı kıyısındaki Yalta’da birkaç gün dinlenmekti.

Simferopol’ün küçük bir kasaba terminalini andıran havaalanında 100 dolar bozdurdum. Bu arada o 100 dolar karşılığı aldığım hrivnalardan başka para bozdurmaya da gerek kalmadı geri kalan günlerde! (Artık hrivnalar yerini rubleye bırakmış diye bir söylenti de var!)

Resim

Havaalanından şehir merkezine tramvay, midibüs, taksi ile gidilebiliyor. Ben şehri daha iyi yaşamak için hemen kalkmak üzere olan midibüse bindim. 20 dakika sonra Simferopol’deydik. Geniş caddeleri, Sovyet döneminden kalma büyük taş binaları, yolların kenarındaki büyük ve bol yapraklı ağaçlarıyla güzel bir şehir Simferopol. Şimdi o caddelerinde ve sokaklarında askerler varmış ama olsun.

ResimResim

Resim

Simferopol’den deniz kıyısındaki Yalta arasındaki mesafe yaklaşık 80 kilometre ve dünyanın en uzun troleybüs hattı da bu iki şehir arasında. Ancak troleybüs yolculuğu iki saat sürüyormuş. Geceye kalırız düşüncesiyle troleybüs yolculuğunu başka bir güne bırakıp, Türkiye’de üretilmiş midibüslerden birisiyle Yalta’ya gittim. Yalta otogarında otobüsten inince otel, pansiyon ya da ev arayıp aramadığınızı soran insanlar yaklaşıyor yanınıza. Ama ben Intourist Hotel Yalta’da yer ayırttığım için çok ilgilenmedim onlarla.

Resim

Hotel Yalta, merkeze birkaç kilometre uzaklıkta, denizi yüksekten gören, Yalta’nın Masandra denen bir mahallesindeydi. Bizim bildiğimiz dolmuşlarla beş dakikadan biraz fazla bir sürede otele ulaştım. Denizi gören odama yerleştiğimde, güneş denizin ardında batmıştı.

Çevreyi biraz dolaştıktan sonra otelin önündeki korulukta bulunan restoranlardan birisinin bahçesinde gece geç saatlere kadar keyfini çıkararak yemeğimi yedim ve dinlendim.

Resim

Sabah kahvaltıdan sonra otelin plajına gitmeye karar verdim. Otelin bahçesindeki tek katlı bir binaya giriliyor, içerideki asansörle 4 kat aşağıya iniliyor ve asansörden çıkınca da 100 metrelik bir tünelle plaja ulaşılıyor.

Resim

Hava çok sıcak ve deniz güzeldi. Plaj da hem kalabalık hem de keyifliydi.

Resim

Öğleden sonra otelin önünden taksiyle yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki Çar Nikola’nın yaşadığı Livadya Sarayı’nı gezip geri döndüm. Bu saray, 1945’de Stalin, Churchill ve Roosevelt’in buluştuğu Yalta Konferansı’nın gerçekleştiği tarihi yapı olmasından dolayı özel bir öneme sahip.

Resim

Hava çok rutubetli ve sıcak olduğundan gündüz sıcak saatlerde yürüyerek dolaşmak çok sıkıntılı oluyor. Bu nedenle deniz ya da havuzda serinlemek dışında insan başka bir şey yapmak istemiyor gündüzleri.

ResimResimResimResimResim

Akşamüstü yemek için Merkeze indiğimde ise, havanın rutubeti ve sıcaklık azalmış olduğundan çok keyifli yürüyüşler yaptım.

ResimResimResim

Resim

Yalta’yı tepeden görmek için, teleferikle Darsan tepesine çıkıp güneşi bir kadeh şarap eşliğinde batırdım.

Resim      ResimResim    ResimResim   Resim

Akşam Yalta sokaklarındaki değişik eğlenceleri izleyerek geceyi sonlandırdım.

ResimResim

Müzeye dönüştürülen Anton Çehov’un evini de gezmeyi unutmadım.

Resim

Gezi Yazıları içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | 15 Yorum

Adı Yok

Tren de alıp götürür düşünceleri bir yerlere.

Tıpkı zamanın götürdüğü gibi…

zonguldak treni2

Bir yere geldik ki,

Hiçbir sokağın adı yok…

(C. Süreyya anısına…)

Gezi Yazıları içinde yayınlandı | 6 Yorum